Bir arkadaşımıza içimizi dökmek aramızdaki bağı güçlendirebilir. Ancak aynı sorunu tekrar tekrar konuşmak, olumsuz ihtimalleri birlikte büyütmek ve her ayrıntıyı yeniden değerlendirmek her zaman iyi gelmiyor. Araştırmalar, yakınlık yaratan bazı sohbetlerin kaygı ve depresif belirtilerle de ilişkili olabildiğini gösteriyor.
İşyerinde yaşadığınız bir tartışmanın ardından yakın bir arkadaşınızı aradığınızı düşünün. Söylenenleri tek tek anlatıyor, karşı tarafın neyi kastettiğini tartışıyor, bundan sonra neler olabileceğini konuşuyorsunuz. Arkadaşınız sizi anlıyor. Fakat telefon kapandığında zihniniz hâlâ aynı olayın etrafında dönüyor.
Dertleşmeye ilişkin bilimsel çalışmalar, bu tanıdık durumun önemli bir ayrım içerdiğini gösteriyor: Bir sorunu paylaşmak ile onu birlikte tekrar tekrar zihinde çevirmek farklı süreçler. İkincisi, psikoloji literatüründe “co-rumination” olarak adlandırılıyor. Türkçede “birlikte ruminasyon” diye karşılanabilecek kavram; sorunları uzun uzun konuşmayı, yeniden gündeme getirmeyi, nedenleri ve sonuçları hakkında durmadan varsayım üretmeyi ve olumsuz duygular üzerinde yoğunlaşmayı kapsıyor. Rose’un 2002 tarihli araştırması, bu kavramın temel çalışmalarından biri.
Arkadaşlığı güçlendiren bir alışkanlığın bedeli olabilir mi?
Missouri Üniversitesi’nden psikolog Amanda J. Rose, kavramı 2002’de Child Development dergisinde yayımlanan araştırmasında inceledi. Üçüncü, beşinci, yedinci ve dokuzuncu sınıflardan 608 öğrencinin katıldığı çalışmada, sorunları birlikte tekrar tekrar konuşma eğilimi hem daha yakın ve nitelikli arkadaşlıklarla hem de depresyon ve kaygı belirtileriyle ilişkili bulundu. Aynı konuşma alışkanlığı, sosyal yakınlık ile duygusal zorlanmanın kesiştiği bir noktada duruyordu.
Bu durum ilk bakışta çelişkili görünebilir. Bir arkadaşımızın bizi dikkatle dinlemesi, anlaşıldığımızı hissettirebilir. Ancak konuşma sürekli aynı kırgınlığa dönüyorsa, yakınlık hissi ile sorunun zihnimizde canlı kalması birlikte ilerleyebilir.
Rose, Wendy Carlson ve Erika M. Waller’ın 2007’de Developmental Psychology dergisinde yayımladığı altı aylık izleme çalışması bu ikili yapıyı daha ayrıntılı ortaya koydu. Kız çocukları ve ergenlerde birlikte ruminasyon, zaman içinde hem arkadaşlık kalitesindeki hem de depresyon ve kaygı belirtilerindeki artışı öngördü. Erkeklerde ise arkadaşlık kalitesindeki artışı öngörürken depresyon ve kaygıda aynı örüntü görülmedi. Bu farklılık, sonuçların herkeste aynı şekilde ortaya çıkmadığını gösteriyor.
38 araştırma, 12 bini aşkın katılımcı
Konuyla ilgili bulgular tek bir araştırmayla sınırlı değil. Clinical Psychology & Psychotherapy dergisinde yayımlanan “The Relationship between Co-rumination and Internalizing Problems: A Systematic Review and Meta-analysis” başlıklı çalışma, toplam 12 bin 829 katılımcıyı kapsayan 38 araştırmayı bir araya getirdi.
Çocuklar, ergenler ve genç yetişkinleri kapsayan değerlendirmede, birlikte ruminasyon ile depresyon ve kaygıyı içeren içselleştirme sorunları arasında küçük ile orta büyüklükte ilişkiler bulundu. Ancak analizde kullanılan veriler kesitseldi; yani değişkenler aynı zaman diliminde ölçülmüştü. Bu nedenle sonuçlar, tekrarlayan dertleşmenin tek başına depresyona yol açtığını kanıtlamıyor. Kaygısı yüksek kişilerin bu tür konuşmalara daha fazla yönelmesi de olası açıklamalar arasında.
Her paylaşım aynı etkiyi yaratmıyor
Buradaki kritik ayrım, insanın kendisini açması ile konuşmanın olumsuz düşünceler etrafında dönüp durması arasında.
Rebecca A. Schwartz-Mette ve Amanda J. Rose’un 2012’de Developmental Psychology dergisinde yayımlanan araştırması, 274 arkadaş çiftini altı ay boyunca izledi. Çalışmada birlikte ruminasyon, bazı gruplarda arkadaşların depresyon ve kaygı belirtilerinin zaman içindeki bağlantısını istatistiksel olarak açıklayan süreçlerden biri olarak belirlendi. Olağan biçimde kişisel deneyimleri paylaşmak ise aynı rolü göstermedi.
Bu bulgu, “Sorunlarını anlatmak zararlıdır” sonucuna varılamayacağını gösteriyor. Araştırmaların odağında, paylaşımın varlığından çok biçimi bulunuyor: Konuşma yeni bir bakış açısı sağlıyor mu, yoksa aynı olumsuz senaryoları yeniden mi üretiyor?
Öfkeyi dışarı dökmek neden her zaman rahatlatmıyor?
Dertleşme tartışması, psikolojide uzun süredir sorgulanan bir başka düşünceyle de kesişiyor: Biriken öfkenin dışarı boşaltılarak azaltılabileceği varsayımı.
Sophie L. Kjærvik ve Brad J. Bushman’ın 2024’te Clinical Psychology Review dergisinde yayımladığı meta-analiz, 10 bin 189 katılımcının yer aldığı 154 araştırmayı değerlendirdi. Araştırmacılar, bedensel uyarılmayı azaltmayı amaçlayan etkinlikler ile artırmayı amaçlayan etkinliklerin öfke ve saldırganlık üzerindeki sonuçlarını karşılaştırdı.
Nefes uygulamaları, meditasyon ve farkındalık gibi sakinleşmeye yönelik yöntemler genel olarak etkili bulundu. Uyarılmayı artıran etkinlikler ise topluca değerlendirildiğinde anlamlı bir yarar göstermedi. Araştırma, öfkeyi dışa vurmanın kendiliğinden rahatlama sağlayacağı düşüncesini desteklemedi. Bununla birlikte çalışma, bütün arkadaş sohbetlerinin etkisini ölçmüyordu; sonuçlarını her türlü duygusal paylaşıma genellemek mümkün değil.
Dertleşmenin yönü önemli
Bu araştırmalar birlikte değerlendirildiğinde, dertleşmenin etkisini yalnızca süresiyle açıklamanın yetersiz olduğu görülüyor. Konuşmanın nasıl ilerlediği, olumsuz duyguların sürekli yeniden işlenip işlenmediği ve farklı bir değerlendirmeye alan açılıp açılmadığı da önem taşıyor.
Bulgulardan çıkarılabilecek pratik bir ölçüt, sohbetin ardından neyin değiştiğine bakmak olabilir: Yaşadığımızı daha iyi mi anladık, yoksa aynı olay zihnimizde daha fazla mı yer kaplamaya başladı? Bu, araştırmaların sınadığı bir tanı yöntemi değil; destekleyici paylaşım ile tekrarlayan düşünce döngüsünü ayırt etmeye yardımcı olabilecek bir soru.
Bilimsel kanıtların işaret ettiği mesele, sıkıntıları saklamak değil. Bizi birbirimize yakınlaştıran bir konuşmanın, aynı zamanda bizi sorunun içinde tutup tutmadığını fark edebilmek.


Bir Cevap Yazın